“SEN BİZİ BURAYA BUNUN İÇİN Mİ ÇAĞIRDIN?”

“SEN BİZİ BURAYA BUNUN İÇİN Mİ ÇAĞIRDIN?”

“SEN BİZİ BURAYA BUNUN İÇİN Mİ ÇAĞIRDIN?”

“SEN BİZİ BURAYA BUNUN İÇİN Mİ ÇAĞIRDIN?”

 

 

Haccı îfâya yönelen âşık gönüller, bir taraftan bu duâ ile yoğrulurken öteki taraftan Harem dâhilinde ve tam Mekke caddelerinde Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in gezdiğini, yaşadığını düşünerek belki onun ayak izi üzerinde bulunabileceğini hayâl eder, o izlere gönlen surat sürebilmenin coşkusunu yaşar ve ondan intikâl etmiş nice hâtıralarla dolarlar.

 

 

Hazret-i İbrahim’in şu duâsı ne hoştur:

 

“Ey Rabbimiz! İkimizi oğlum İsmail’i ve beni sana teslîm olanlardan eyle! Neslimizden de sana teslîm olanlardan bir ümmet yetiştir! Bize ibâdet yollarımızı göster; tevbemizi kabul emret! Sen tevbeleri dâimâ kabul eden, acımalı olansın!” el-Bakara, 128

 

Haccı îfâya yönelen âşık gönüller, bir taraftan bu duâ ile yoğrulurken öteki taraftan Harem dâhilinde ve tam Mekke caddelerinde Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in gezdiğini, yaşadığını düşünerek belki onun ayak izi üzerinde bulunabileceğini hayâl eder, o izlere gönlen surat sürebilmenin coşkusunu yaşar ve ondan intikâl etmiş nice hâtıralarla dolarlar.

 

Meselâ Safâ tepesinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Mekke müşriklerine hitab edişini düşünüp o günleri gözlerinde canlandırabilirler. O Cihanların Efendisi, bu tepeden Mekkelilere Ebû Kubeys Dağı’nı gösterip hitab ederek demişti ki:

 

“–Size; «Şu dağın artta düşman var; buraya doğru yanaşmaktadır. Canınıza kasd edecek, ihtiyat alın!» desem, inanır mısınız?”

 

Mekkeliler de:

 

“–İnanırız. O dağın ardı görmesek de, sen Muhammedü’l-Emîn olduğun için verdiğin haberin doğruluğundan aslâ kuşku etmeyiz!” demişlerdi.

 

Bunun üzerine O yüce varlık:

 

“–Buna inandığınız gibi şuna da inanınız ki, bu cihanı yaratan tek ve kâdir bir Allâh var! Taptığınız putlar, âciz birer taş, toprak veya odun parçalarıdır. Bunları terkedip bir olan Allâh’a îmân ediniz. Öğreniniz ki, Allâh beni size peygamber olarak gönderdi.” dediğinde ise, başta amcası Ebû Leheb olmak üzere müşrikler:

 

“–Sen bizi buraya bunun için mi çağırdın?” diyerek ondan surat çevirmiş ve ufalamışlardı. Vicdanen kabul ettikleri o yüce varlığı nefsâniyetleri muktezâsı yalanlamışlardı.

 

Fakat O Cihanların Efendisi Varlık Nûru, bu ve eşi nice  gaflet ve dalâlet tezâhürlerine karşın yılmamış, nebevî bir çabayla ilâhî hakîkatleri susuz gönüllere bir âb-ı hayât gibi takdîme her hâlükârda devam eylemişti.

 

İşte hacda bu ve bunun misâli ibretli hakîkatleri tefekkürle gönül kulaklarımızı ve gözlerimizi açarak O yüce Nûr’un rahle-i tedrîsine mekân olan Dâru’l-Erkâm’ın önünde içerideki huşûlu Kur’ân tâlimlerinin akislerine ulaşabiliriz.

 

Bu tâlimlerin ardından reelleşen hicret ve sonrasında yaşanan ilâhî faydalara gönül testimizi uzatabiliriz. Özellikle Sevr mağarasında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Ebûbekir arasındaki mânevî alışverişten nasîblenir ve onların orada kaldıkları üç gün içerisinde ilâhî esrâra gark olma ve kalbi inkişâf ettirme istikâmetinde oluşturdukları husûsî sohbete dâhil olabiliriz. O sohbetle başlayan altın silsilenin muhabbet, aşk ve vecd iklîminde gönüllerimize en kâmil mânâda îmânın halâvetini tattırabiliriz. Bu halâveti tadarak her biri bir yıldız misâli olan ashâb-ı kirâma tâbî olur, binbir hikmet ve ibret dolu Medîne-i Münevvere hâtıralarından sonra tekerrür Mekke’ye dönüşü, yâni o mübârek beldenin Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından fethini hayâl edip gözümüzde canlandırabiliriz.

 

Etraftaki dağlara bakarken Mekke’yi fethe gelen sahâbe ordusunun müşriklere fobi salmak için yaktıkları çalı çırpıyla vücûda getirdikleri binlerce meş’alenin görüntülerini zihnen o yerde sâbitmiş gibi rü’yâya eş bir müşâhede âlemine reelleştirebiliriz. Bilâl-i Habeşî’nin o gün Beytullâh’ın üstüne çıkarak okuduğu yanık ezân sesini dinler gibi olabiliriz. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:

 

“Hak geldi, bâtıl zâil oldu…” el-İsrâ, 81 âyetini okuyarak Kâbe’deki putları yıkışını hayâl edebiliriz.

 

Ardından bizim gönlümüzün de bir Kâbe gibi olduğunu, oranın da birtakım nefsânî muhabbetlerle puthâne hâline geldiğini anlayıp hac ibâdetinin her aşamasından edindiğimiz rûhânî ve mânevî bir güçle onları yıkmaya ve gönlümüzü gerçekten tecellîgâh-ı ilâhî kılmaya yönelebiliriz.

 

İşte böyle daha nice tecellîlere nâiliyete ilâhî bir kapı olan hac ibâdeti, herkes için asgarîden azamîye kadar bir mânevî diriliş hâdisesidir. İşte bu dirilişin yaşandığı hac farîzası, bireyi, dînin kemâline istikâmetlendiren şümûllü bir ibâdettir.

 

Hac, insan rûhunun âhengini, iklîmini ve rengini bulduğu, aslî hüviyetini kazandığı, mânevî feyz yağmurlarıyla arınılıp temizlediği ve hakîkatine erdiği rûhâniyet tezâhürleriyle dolu bir ibâdettir.

 

Kaynak: İslam İman İman, Osman Nuri Topbaş

sizlere IslamıYaşıyorum.com farkıyla sunulmuştur .
Dualar ve Anlamları

Rüya Tabirleri

1 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: