İNSANLARIN VARLIK NEDENİ VE HİKMETİ

İNSANLARIN VARLIK NEDENİ VE HİKMETİ

İNSANLARIN VARLIK NEDENİ VE HİKMETİ

İNSANLARIN VARLIK NEDENİ VE HİKMETİ

İnsanlar tıpkı toprak gibi çeşit çeşittir. Kendisine ve başkalarına bereketli olanı, yalnızca fayda vereni ve verimsizleri vardır. İnanan insanların dünyada var olmalarının nedeni ve hikmeti.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahu anh’den dedikodu edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle emretti:

“Allah’ın benimle yollamış olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura eş. Yağmurun yağdığı yerin bir kısmı faydalı bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol mera ve ot tamamlar. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde yakalayan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları yararlandırır. Hem kendileri kapsa, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir nebat bitmeyen kaypak arazidir. Ne su meblağ, ne de ot tamamlar. İşte bu, Allah’ın dininde kavrayışlı olan ve Allah’ın benimle yolladığı hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem bilen hem öğreten kimse ile, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle yolladığı hidâyeti kabul etmeyen kimsenin eşidir.” Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15

HİDAYET NEDİR?

Hidâyet dilimizde de kullanılan bir kelime olup doğru yolu arama, doğru yola girme, Allah tarafından kalbe esin olunan hak yolu bulma tutkusu, hak din, İslâm dini gibi anlamlar ifade eder. Salt mânada, hayra delâlet eden her şey hidâyettir. Zira hayır ve hak, İslâm’ın bize öğrettiği ve gösterdiği doğruların, hoşlukların tamamıdır. Allah, yolladığı peygamberleri taşıtıyla insanlara her zaman doğruyu ve hakkı göstermiş, yanlış ve bâtıl olan her şeyden uzak durmalarını istemiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyeti buna işaret etmektedir:

“Semûd kavmine gelince, onlara doğru yolu gösterdik; fakat onlar, âmâlığı doğru yolu bulmaya üstün yakaladılar. Böylece yaptıkları suratından alçaltıcı azâb yıldırımı onları tuttu” [Fussilet sûresi 41, 17].

“Ey Muhammed, sen beğendiğini doğru yola iletemezsin; fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi öğrenir” [Kasas sûresi 28, 56] gibi âyetler, hidâyetin ne olduğunu söyleyici ve öğretici niteliktedir.

İLİM VE KABİLİYET ARASINDAKİ FARK

Hadiste geçen ilim ise, hem zâhirî bilgileri hem de saklı ilimleri içerir. Hidâyet, ilmin, bilmenin ve kavrayıp anlamanın ilk adımıdır. Bu nedenle, öne geçirilmiş, evvel anılmıştır. İlim, Allah’ın insana verdiği kavrayış ve hissediş yeteneğinin mahsulüdür. Kabiliyet ise ilimden sonra gelen ve daha üstün bir kalite olan temyiz eforu başka bir deyişle bilgileri seçip ayırma vasfıdır.

Peygamberimiz, pek çok hadislerinde olduğu gibi, bu hadiste de çok ehemmiyetli ve duyarlı bir mevzuyu teşbihle anlatmıştır. Zira teşbihler ve benzetmeler bir şeyi basitçe anlama ve usta yakalama imkânı sağlar. Öte yandan fesahat ve belâğat dediğimiz üstün konuşma kalitesini, derin kavrayış ve anlayışı da yansıtır. Allah Resûlü’nün bu mevzudaki eşsizliği elbette müzakere edilemez.

Peygamber Efendimiz Allah Teâlâ’nın kendisiyle yolladığı hidâyet ve ilmi, bol yağmura benzetmiştir. Yeryüzü kuruyup, toprak şerha şerha yarıldığı, ağaçlar ve öbür nebatlar sararıp solduğu zaman yağan bol yağmur, yeryüzünü nasıl diriltir, canlandırır, sanki ona yine yaşam verirse; cahile, karanlığa, ahlâksızlık bataklığına çekilmiş insanlık da bir peygamberi, bir hidâyet kılavuzunu, bir aydınlatıcı, yol göstericiyi öyle bekliyordu. İşte Peygamberimiz’le gelen hidâyet ve ilim, bol yağmurun yeryüzünde yaptığını insanların ruhunda, kalbinde ve gönlünde yaptı. Yağmur nasıl ölü toprağı diriltti ise, İslâm’ın hidâyeti ve ilmi de ölü kalpleri ve gönülleri öylece diriltti. Ölü toprağı dirilten yağmur nasıl semandan yeryüzüne iniyorsa, ölü kalpleri diriltip canlandıran ilâhî vahiy de semadan yeryüzüne öylece indi. O halde, İslâm’ın hidâyet ve ilminden kısmeti olan kalbler diri, bunun dışında kalanlar ölü kararındadır. İşte bu hoş teşbihten kısaca bunları kavramış olu-yoruz.

Peygamberimiz’in benzetmelerle anlatımı bu kadarla bitmiyor. O yağmurun yağdığı toprakları da bir ayırıma tabi yakalıyor. Her toprak aynı faydalılıkta olmaz, dolayısıyla her topraktan aynı miktarda faydalanılmaz.

Yeryüzünün bazı kesimlerindeki topraklar çok bereketlidir. Yağmur sularını emer; çok hoş meyve ve sebze tamamlar veya ağaçlar yetiştirir. Böylece insanlar ondan yararlanır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği dini kabul ederek iyi bir müslüman olan, dinin emîrlerinden hem kendisi yararlanıp hem de başkalarına bereketli olan mü’minler bu araziye benzetilmiştir.

Bir başka tür toprak vardır ki, kayalık ve taşlık arazidir veya suyu sürüklemeyip biriktiren killi topraktır. Bu toprakta nebat yetişmez; ot ve mera bitmez ama üzerinde biriken suyu insanlar kapsa, hayvanlarını ve arazilerini sularlar. Bu da bir faydadır. Peygamberimiz’in getirdiği hidâyet ve ilmi kabul edip başkalarını bundan faydalandıran mü’minler, bu toprak parçasına benzetilmiştir.

İslâm’ı kabul etmeyen hidâyet ve ilimden kısmeti olmayanlar ise, yağmur suyunu emen fakat rastgele bir nebat tamamlamayan veya suyu üzerinde yakalayıp insanları yararlandırmayan işe afacan, kıraç ve çöl araziye benzetilmişlerdir.

Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimiz taşıtıyla yolladığı dini kabul edenlerin hepsi aynı seviyede olmayacağı gibi, bu hidâyet ve ilmi kabul etmeyenler de olacaktır. Nitekim Peygamberimiz, Allah tarafından kendisine indirilen ilâhî vahyi, başka bir deyişle Kur’an’ı herkese beyanname etti, söyleme ve uygulamalarını da herkesin gözü önünde yaptı. Kendisine inananlar olduğu gibi, inanmayanlar da oldu. İslâm’ı kabul eden sahâbîlerin hepsinin derecesi, kavrayış ve anlayışı, hüneri aynı değildi. Esasen tam insanlar nasıl fizikî yaratılış itibariyle değişik iseler, zeka, kavrayış ve anlayış istikametinden de değişiktirler. Bundan daha tabiî bir şey de olamaz. Bir cemiyette hem idareyenle, hem idarenenler, hem öğretenler hem bilenler, hem zenginler hem yoksullar ve eşleri bulunacaktır. Böylece cemiyet kendi içinde bir işbirliğini asıllaştıracak ve yaşam böyle devam edecektir.

Netice olarak ilim bilmek ve öğretmek, insanların hidâyetine vesile olmak, en üstün erdemlerden biridir. İnanan insanların dünyada var olmalarının nedeni ve hikmeti de budur. Çünkü dünyanın her şeyi gelip geçicidir; kalıcı olan Allah’ın memnunluğunu kazanabilmek ve onun rızâsına uygun bir yaşam sürmektir. 

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1. İnsanlar tıpkı toprak gibi çeşit çeşittir. Kendisine ve başkalarına bereketli olanı, yalnızca fayda vereni ve verimsizleri vardır.

2. Yağmur yeryüzünü canlandıran ve tam canlılara yaşam veren ilâhî bir rahmettir.

3. Allah’ın Peygamber ile yolladığı İslâm dini, toprağı dirilten yağmur gibi kalpleri ve gönülleri canlandıran, dirilten bir rahmettir.

4. Bu hadis, bizi ilim bilmeye, öğretmeye, bildiklerimizi yaşamaya, ilimden uzak kalmamaya, kısaca söylersek ilim sahibi olmaya veya ilim ehliyle birlikte bulunmaya teşvik etmektedir.

5. İnsanlara bir mevzuyu anlatırken teşbihlerle, benzetmelerle anlatmak, o mevzunun daha iyi anlanmasına takviyeci olur. Bu Kur’an ve Sünnet’e de uygun bir yoldur.

Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

BEREKETLİ İLİM NEDİR?

FAYDALI İLİM NEDİR?

sizlere http://www.islamiyasiyorum.com farkıyla sunulmuştur .

2 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: