ALLAH FAİZİ MAHVEDER, SADAKAYI BEREKETLENDİRİR

ALLAH FAİZİ MAHVEDER, SADAKAYI BEREKETLENDİRİR

ALLAH FAİZİ MAHVEDER, SADAKAYI BEREKETLENDİRİR

ALLAH FAİZİ MAHVEDER, SADAKAYI BEREKETLENDİRİR

 

Zekat nedir, kimlere verilir? Faizin hasarları nelerdir? Zekat ve sadaka vermenin hikmetleri, bereketleri ve bereketi.

 

Zekât, emin bir ölçünün üzerinde mülke sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre yılda bir kez mülklerinden % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; muhtaçlara, fukaralara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. et-Tevbe, 60

 

Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları değişik değişik yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

 

İslâm, zekât gibi emin miktarda mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, gidişatlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

 

ZENGİN İLE FUKARAYIN VAZİFELERİ

Fertlerin ve cemiyetlerin eforlu-eforsuz, sağlıklı-sağlıksız, akıllı-bilgisiz, zengin-muhtaç gibi değişik vaziyetlerde bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden evvel, yaşamda sahip olduğumuz tam nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir sınav vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer sınav vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle emreder:

 

“Her ne zaman Rabb’i, sınav için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da sınav edip rızkını daraltsa, «Rabb’im beni değer katmadı!» der.” el-Fecr, 15-16

 

Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fukaralık da bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle emreder:

 

“…Dünya yaşamında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kiminin maîşetini derecelerle diğerine üstün kıldık. Ancak Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” ez-Zuhruf, 32

 

Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı değişik yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki değişikliğin, cemiyet âhenk ve nizâmını temin etmede önemli bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

 

Zengin, mülkünü nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, başka bir deyişle helâl veya haram hasılatlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını muhtaçlara vermeye memur kılınmakla, mirası bakımından büyük bir sınava tâbîdir. Ancak değişikleriyle beraber bu sınavı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

 

Muhtaç de, sabır, şikâyet, başkaldırı, kin, haset, namus gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların sonucu Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, baki bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

 

Muhtaç, dünyada zenginin maddî dayanağına yoksul olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

 

Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve itibarlı muhtaçlar, insanlık onurunda ve ilâhî rızâda birliktedirler. Ancak İslâm’da, böbürlü hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren muhtaçlar zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

 

“Yâ Rabbî! Zenginlik ve yoksulluğun fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ emrederlerdi. Müslim, Zikir, 49

 

O hâlde kanı, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, reel zengin odur…

 

Çalışmak ve helâl yoldan mülk-mal sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, başka bir deyişle putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde miras, dünyada hamallık, âhirette de dokunaklı bir zulüm nedeni olur.

 

İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve mücadelenin önemini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

 

Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

 

Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu yakalamamı ve Allah yolunda cihâd etmemi koşul koştu.

 

Ben şöyle dedim:

 

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine eforum yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[1] Ben ise cihâd alanına varınca, nefsimin fobiye kapılıp can vermeyi istememesinden kaygı ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim minik bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

 

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle emretti:

 

“–Cihâd Allah yolunda hizmet yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

 

Ben hemen:

 

“–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu tam koşullar üzerine bey’at ettim. Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42

 

ZEKÂT VE İNFAKTAKİ HİKMETLER

Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların miraslarına aldanarak azgınlaşmasına ve fukaraların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî yaşamı korur, bireyleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle muhtaçlar arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede muhtaçların rakamı yok denecek kadar eksilerek, fukaralık ve naçarlık nedeniyle alana gelen bir hayli tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

 

Zekâtın, cemiyetteki değişik insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

 

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir konutun yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve kör bir muhtacın yalvardığını gördü. Arttan yanaşıp koluna dokundu ve:

 

“–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

 

“–Seni bu hâle düşüren neden nedir?” dedi. Kör yahudî:

 

“–Benden cizye alınması, bir de lüzum sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

 

Ömer -radıyallâhu anh- kör yahudînin elini yakaladı ve onu kendi evine götürdü. Konutunde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

 

“–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki şayet biz gençliğinin faydalı çağında ondan istifade edip de ihtiyarlayıp çöktüğünde böyle harap vazgeçersek, hiç de vicdanlı davranmış olmayız…”

 

Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve eşi kimselerden cizyeyi kaldırdı.[2]

 

Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son soluk, herkes için bilinmeyen olduğundan, tam insanlara hoş muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, can vermeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yanaşmak zarûrîdir. Bu nedenle onlara da zekâttan değilse de sadakalardan hisse dağılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da sonuçta onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yeniden Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yaşamında müşâhede etmekteyiz:

 

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. yılında Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke ulusuna muhtelif takviye malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin muhtaçlarına dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

 

“–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla ödüllendirsin! Zira O, akrabâlık hakkını korudu!” diyerek dinlediği memnûniyeti ifâde etti.[3]

 

Bu ve eşi ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

 

Osmanlı tarihinde de bu biçimde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

 

Öbür taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece toplumun mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece cemiyette muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk alana kazanç. Zenginin mirası arınılarak sahibine tamıyla helâl olur.

 

Dünyada daha öncekinden beri zengin-muhtaç münazarası süregelmiştir. Ekseriyâ muhtaçlar zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse muhtaçları hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde olası olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir saklılık ve nezâket içinde ibraz edilirdi. Çünkü âyet-i kerîmede “…Sadakaları Allah alır!..” emredilmektedir. et-Tevbe, 104 Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, cemiyette muhtaç ve muzdarip insan yok denecek kadar eksilir. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mülklerinin zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[4] Ömer bin Abdülazîz, bir keresinde zekât memurunu Afrika ülkelerini yollamıştı. Memur, mülkleri dağıtamadan geri getirdi. Zira zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[5] Bu hâl, mülkün ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

 

İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine hoş bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, öbür sistemler bunu muvaffak olamamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de yalvarmak alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yanaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

 

Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce bedellerden biridir. Bir zamanların acı asıllarından biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Çünkü zekât mülklerinin kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

 

Zekât ve infaktaki gizemlerden bir değişiği de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine anormal gelişmesine mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini yasaklayan en hoş bir devâ ve çâredir.

 

Yeniden zekât sâyesinde Allah yolunda mücadele eden pek çok insana destekledinerek hayırlı işlerin yapılmasına liderlik edilir. Öğrencilerin okumasına destekçi olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

 

Hâsılı, zekât veren cemiyette huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm cemiyetlerinde, gerekse Osmanlı’da toplumun umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı cemiyeti bu huzurla 620 yıl ayakta kalmıştır.

 

Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, cemiyette hırsızlık, lüks merâkı ve azamet gibi yanlışlıklar çoğalır. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî hevesler azgınlaşır ve sonuçta tam cemiyet sıkıntılı olur. Bu gidişatta sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

 

MAL ALLÂH’A ÂİTTİR

Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin malında yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin mülkünü kimden esirgiyorlar?!

 

Hakîkatte mal, salt olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mal gibidir. Dünya mülkü, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, malın hakîkî sahibinin buyurduğu istîkâmette kullanılmalıdır.

 

Bu gidişatta, infak eden kişi, hakikatinde kendi mülkünü değil, Allâh’ın ihsân ettiği mülkü yeniden Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[6] Bu nedenle Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan bireylerin yoksul olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle emredilir:

 

“Onların mülklerinde sâilin muhtâcın ve yoksunun namusu dolayısıyla isteyemeyenin mâlûm bir hakkı vardır.” el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19

 

Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden fakirleri ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Çünkü hakikat gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

 

ZEKÂT VE İNFAKLARDAKİ VERİM

Toplumun mağdur insanlarını coşturan zekât, hakikatinde, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “paklik”, “sâfiyet” ve “verim” mânâlarını ifâde eden “zekât” sözcüğü, insanın bâzı kalbî hastalık ve makûsluklardan temizlemesi, mülkün arınılıp çoğalması gibi son derece önemli bereketleri hâizdir.[7] Öyle ki gönlün temizlemesi, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu paklik keyfiyeti, enbiyânın sevk ediliş hikmetlerinden de biridir.

 

Zekât, fıtratı îcâbı mülke düşkün olan insanın mülk hırsını eksiltmek sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Şahsın, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, pintilikten kurtulup Allâh’ın verdiği mülkün şükrünü edâ edebilmesine destekçi olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle emreder:

 

“Şayet şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” İbrâhîm, 7

 

“Allah yolunda mülklerini tüketenlerin misâli, yedi başak tamamlayan bir tâne gibidir ki, her başakta surat tâne vardır. Allah dilediğine kat kat aşırısını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O her şeyi öğrenir.” el-Bakara, 261

 

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî yararını anlatarak şöyle emretmişlerdir:

 

“Allah -azze ve celle-  bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve muhtacın yararlanacağı buna eş bir şey vesîlesiyle üç bireyi Cennet’ine koyar:

 

1 Konutun sahibi ve onun sadakanın verilmesini buyuran kişi,

 

2 Verilecek şeyi hazırlayan konutun hanımı,

 

3 Sadakayı muhtacın eline veren hizmetçi.”

 

Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- laflarını şöyle bitirmişlerdir:

 

“Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” Heysemî, III, 112

 

Öbür taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok kasveti defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

 

“Syatıl ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahın azâbını söndürür.” Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12

 

“Sadaka, Rabb’in hiddetini söndürür ve bireyi makûs vefattan uzaklaştırır.” Tirmizî, Zekât, 28/664

 

“Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır bereketlendirir, makûs vefatı önler ve Allah Teâlâ onunla böbürü, fukaralığı ve iftihar etmeyi giderir.” Heysemî, III, 110

 

“Sadaka vermekte seri edin! Zira belâ, sadakanın önüne geçemez.” Heysemî, III, 110

 

“İnsanlar arasında karar verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

 

Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr Hazretleri, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye mücadele ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve eşi şeyler olsa dahi… Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110

 

Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ufaladıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

 

“–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün can verecek!” emretti.

 

Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekerrür Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

 

“–Odunları yere vazgeçin!” emretti. Sonra o gün can vereceğini söylediği bireye:

 

“–Odun demetini çöz!” emretti. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

 

“–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

 

“–Bugün rastgele bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

 

“–İyi düşün, ne yapmıştın?” emretti. Bu sefer o zât:

 

“–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir fukara gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

 

Bu yanıt üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

 

“–İşte bu sâyede belâ senden uzaklaştırılmış!” emretti. Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96

 

Mevlânâ Hazretleri, mülkü Allah yolunda tüketmenin yararını ne hoş îzah eder:

 

“Mülk, sadaka vermekle hiç azalmaz. Bilâkis hayırlarda bulunmak, mülkü kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, ona gözetir. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni makûsluklardan ve kurtlardan kurtarır.

 

Ekin ekenin depoyu boşalır, lâkin hasat süreyi gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir depoya mukâbil, kaç depo dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da depoda saklanırsa, bitlere, minik kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

 

ZEKÂT VE İNFAK EDEBİ

Zekât ve sadaka verirken ahlaka riâyet etmek çok önemlidir. Özellikle veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Zira onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice faydalara nâil eylemektedir.

 

Zekât veya sadaka verirken en azından mülkün orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[8]

 

Yeniden, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu çirkin tutumu kat’î sûrette yasaklamaktadır.[9]

 

Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu tutum, son derece çirkin görülmüştür.[10]

 

Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek önemli hususlardan biri de, saklılığa riâyettir. Zira sarihten verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma mücadele ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren şahsın da iftihar, böbür, ucub kendini hoşlanma gibi makûs mizaçlara düşmesine yol açar.

 

Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Azamet yapmak ve dünyevî kasıtlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[11]

 

ZEKÂTI TERK ETMENİN TEHLİKESİ

Zekât borcunu ödemeyen birey ve cemiyetleri maddî ve mânevî pek büyük riskler beklemektedir. Bu riske dikkat sürükleyen Cenâb-ı Hak şöyle emreder:

 

“Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi riske atmayın! Bir de ihsanda bulunun, çünkü Allah iyilikte bulunan, işini hoş yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan muhsinleri hoşlanır.” el-Bakara, 195

 

VEREN EL ALAN ELDEN ÜSTÜNDÜR

İslâm, lüzum sahibi bir şahsın, başkalarından bir şey istemesini menetmez. Bununla beraber, ahlâkî bakımdan bu vaziyeti çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Çünkü başkalarına el açmak, insanı minik düşürür. Bu nedenle de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini koşul koşmuştur.[12]

 

Başka Bir Deyişle zekât almaya değil zekât vermeye mücadele etmelidir. Çünkü Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle emretmişlerdir:

 

“Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Takviye etmeye, uyumunu üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, lüzum aşırısı mülkten bilgilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye yoksul etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124

 

Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat sürükler. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül cihanlarının, aynı zamanda reel muhtâcı tarife hususunda sanki mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle emreder:

 

Yapacağınız hayırlar, kendilerini Allah yoluna adamış, bu nedenle yeryüzünde hasılat için gezemeyen muhtaçlar için olsun! Öğrenmeyen kimseler, namuslarından dolayı onları zengin varsayır. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Zira onlar suratsızlık ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı belirli Allah öğrenir.” el-Bakara, 273

 

FÂİZİN ZARARLARI

Zekât ve infak gibi kararlarıyla İslâm, güç gidişatta olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı radikal şifâya kavuşturmuştur. Bununla birlikte, zâhirde insanlara takviye ve basitlik gibi görünen, hakîkatte ise güç vaziyetteki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

 

Çünkü fâizci, başkalarının kasvette olmasını ve bu gidişattan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, yoksul ve zahmetli kimselerin tasa ortağıdır. Onun yegâne hevesi, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu nedenle dâimâ O’nun tasalı kullarına devâ olmaya çalışır.

 

Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, mülkü-malı, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla kanaat etirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi mülkünü artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle emretmiştir:

 

“Allah fâizi harcar, sadakaları ise bereketlendirir…” el-Bakara, 276

 

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz emretmişlerdir:

 

“Kim mülkünü fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ mülkünün eksilerek iflâsa çekilmesidir.” İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539

 

Öbür taraftan fâiz, birinden alıp ötekisine verdiği için, başka bir deyişle birinin dişini kuvvetlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî esaslara hasar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fukarayı daha muhtaç hâle getirir. Ulusu iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî doğrultulardan bataklığa sürükler.

 

Buna mukâbil, toplumun muhtaç ve zahmetli bireylerine takviye mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir verim vesîlesidir.

 

Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin arttığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine lüzum vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve yoksul insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

 

Dipnotlar:

 

[1] Âyet-i kerîmede şöyle emredilir:

 

“Tekerrür savaşmak için bir tarafa çekilme veya öbür bölüğe erişip mevzi yakalama vaziyeti dışında, kim öyle bir günde, onlara kâfirlere arka çevirirse belirli ki o, Allâh’ın gazabına uğramış olarak döner. Onun yeri de Cehennem’dir. Orası, varılacak ne makûs yerdir!” el-Enfâl, 16

 

[2] Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Harâc, Dâru’s-Salâh, ts., s. 259-260.

 

[3] Ya’kûbî, Târîhu’l-Ya’kûbî, Beyrut 1992, II, 56.

 

[4] Bkz. Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, VI, 493.

 

[5] Bkz. M. S. Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, s. 434.

 

[6] Bkz. el-Bakara, 3; er-Ra’d, 22; en-Nûr, 33; el-Hadîd, 7.

 

[7] Bkz. et-Tevbe, 103; Sebe, 39; Ebû Dâvûd, Zekât, 21/1619.

 

[8] Bkz. el-Bakara, 267; Ebû Dâvûd, Zekât, 5/1582.

 

[9] Bkz. el-Bakara, 262-264; el-İnsân, 8-11.

 

[10] Bkz. Müslim, Hibât, 5.

 

[11] Bkz. el-Bakara, 264.

 

[12] Bkz. Müslim, Zekât, 108; Ebû Dâvûd, Zekât, 27/1643; Ahmed, I, 11.

 

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları

 

 

ZEKAT NEDİR?

 

 

sizlere IslamıYaşıyorum.com farkıyla sunulmuştur .
Dualar ve Anlamları

Rüya Tabirleri

2 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: