TARIK SURESİNİN OKUNUŞU, ANLAMI VE TEFSİRİ

TARIK SURESİNİN OKUNUŞU, ANLAMI VE TEFSİRİ

TARIK SURESİNİN OKUNUŞU, ANLAMI VE TEFSİRİ

TARIK SURESİNİN OKUNUŞU, ANLAMI VE TEFSİRİ

Tarık ne demek? Tarık suresi Mekki midir, Medeni midir? Tarık suresi ne zaman ve nerede nüzul olmuştur? Tarık suresi kaç ayettir? Tarık suresi ne anlatıyor? Tarık suresinin okunuşu, anlamı ve tefsiri nasıldır? Tarık suresi Arapça ve meali.

Tārık suresi Mekke’de nâzil olmuştur. 17 âyettir. Adını birinci âyette geçen ve “yıldız” mânasına gelen tārık sözcüğünden alır

TARIK SURESİ HAKKINDA BİLGİLER

Tārık sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 17 âyettir. Adını birinci âyette geçen ve “yıldız” mânasına gelen اَلطَّارِقُ tārık sözcüğünden alır. Mushaf tertîbine göre 86, iniş sırasına göre 36. sûredir.

Tarık Suresi Mevzusu

Sûrede esas inanç temelleri ve Allah’ın büyüklüğünü gösteren ispatlar ele alınır. İnsanın bedelsiz acar bir sudan yaratıldığına dikkat çekilerek, Cenâb-ı Hakk’ın onu, tam gizemlerin ortaya döküleceği günde yine diriltip huzuruna çıkaracağı vurgulanır. Bu reelleri haber veren Kur’ân-ı Kerîm’in doğru bir laf olduğu ve asla şaka olmadığı dolayısıyla kâfirlerin Kur’an aleyhinde tasarladıkları entrikaların ilâhî tasarı karşısında söneceği ifade edilir.

Tarık Suresi Nuzülü

Mushaftaki sıralamada seksen altıncı, iniş sırasına göre otuz altıncı sûredir. Beled sûresinden sonra, Kamer sûresinden evvel Mekke’de inmiştir.

TARIK SURESİ ARAPÇA

TARIK SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim.

1. Ve-ssemâ-i ve-ttâriki

2. Vemâ edrâke mâ-ttâriku

3. Ennecmu-śśâkibu

4. İn kullu nefsin lemmâ ‘aleyhâ hâfizun

5. Felyenzuri-l-insânu mimme ḣulike

6. Ḣulika min mâ-in dâfikin

7. Yaḣrucu min beyni-ssulbi ve-tterâ-ibi

8. İnnehu ‘alâ rac’ihi lekâdirun

9. Yevme tublâ-sserâ-iru

10. Femâ lehu min gücün velâ nâsirin

11. Ve-ssemâ-iżâti-rrac’i

12. Vel-ardi żâti-ssad’i

13. İnnehu lekavlun faslun

14. Vemâ huve öğren-hezli

15. İnnehum yekîdûne keydân

16. Ve ekîdu keydân

17. Femehhili-lkâfirîne emhilhum ruveydân

TARIK SURESİNİN ANLAMI

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

1. Yemin ederim göğe ve Tãrık’a.

2. Öğrenir misin Tãrık ne?

3. O, karanlıkları delip geçen parlak bir yıldızdır.

4. Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde bir gözetleyici, bir gözetici bulunmasın.

5. Hangi şeyden yaratıldı, bir düşünsün insan!

6. Yaratıldı fışkırarak dökülen kolay bir sudan,

7. Omurga kemiği ile göğüs bölgesi arasından çıkan.

8. Elbette insanı yoktan var eden Allah’ın, onu yine yaşama döndürmeye de eforu yeter.

9. O gün tam saklılıklar alana serilir.

10. İnsanın, Allah’ın cezalandırmasına mâni olacak ne bir eforu olur, ne de bir takviyecisi.

11. Yemin ederim dönümlü ve döndürümlü göğe,

12. Nebatların çıkması için çatlayıp patlayan yere ki:

13. Bu Kur’an, hiç kuşkusuz, hak ile bâtılı ayıran kesin bir sözdür.

14. O, asla bir şaka, bir cümbüş değildir.

15. Kâfirler, vargüçleriyle tuzak kurup duruyorlar.

16. Ben de onların tuzaklarına karşı tuzak kuruyorum.

17. Onun için sen o kâfirlere azıcık süre ver, bir süre onları kendi hallerine vazgeç!

TARIK SURESİNİN TEFSİRİ

Sûrede vurgulanmak istenen asılları beyân için iki şey üzerine yemin edilir: Semâ ve târık. Semâ, gizemlerine vakıf olmamız dermanımızın ötesinde olan, ancak cüz’i bir biçimde görüp öğrenebildiğimiz semadır. اَلطَّارِقُ tārık ise, bir aletle veya rastgele bir cisimle vurmak, çarpmak anlamına gelen اَلطَّرْقُ tark sözcüğünden addır. Bu bakımdan ayaklarımızla vurup yürüdüğümüz yola, ayaklarını vurarak yola giden yolcuya ve geceleyin gelip gönül hoplatan ziyaretçiye “târık” denilir. Sonra bu mânadan hareketle her ne olursa olsun geceleyin ortaya çıkıp göze gönle çarpan her şeye hatta hayalî biçimlere de târık denilmiştir. Sabaha yakın ortaya çıkan Sabah yıldızına da parlaklığıyla göze çarptığından dolayı bu ad verilmiştir. Nitekim burada onun “necm-i sâkıb” olduğu beyân edilir.  اَلنَّجْمُ الثَّاقِبُ en-necmu’s-sâkıb, “delen yıldız” anlamına gelip ışığının gücünden dolayı karanlığı deliyor gibi gözüken her parlak yıldıza denir. Bu sözcüğün “yüksek yıldız” anlamı da vardır. Bu anlamlardan hareketle Necm-i sâkıbın gece doğan rastgele bir parlak ve yüksek yıldıza, Sabah yıldızına, Necm sûresinin birinci ayetinde zikredilen Süreyyâ yıldızına veya Kur’an’ın inen parçalarının her birine ad olması olasıdır.

Bu antların gâyesi, her insan üzerinde, onu gözeten, onun düşünce, amaç, laf ve tutumlarını görüp koruyan, takip edip kaydolan bir bekçi bir gözetici muhâfız bulunduğunu haber vermektir. Bu muhâfız öncelikle salt bir kudret ve ebedi ilim sahibi olan Allah zü’l-celâl Hazretleridir. Cenâb-ı Hakk’ın bu niteliğini dile getiren şu âyet-i kerîmeler ne kadar dikkat çekicidir:

“Allah, üzerinizde yanılgısız bir gözetleyici ve gözeticidir.” Nisâ 4/1

“Allah, her şeyi hakkiyle görüp koruyandır.” Ahzab 33/52

“Reel şu ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da çok iyi öğreniyoruz. Zira biz ona şah damarından daha yakınız.” Kâf 50/16

Bu ayetler, insanın üzerindeki en büyük bekçinin yüce Allah olduğunu haber verir.

Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, hilâfeti devrinde Muâz r.a.’ı Kilâboğulları aşiretini yollamıştı. Devlet definesinden ödenmesi gereken paraları ödeyecek, verilmesi gereken mülkleri verecek, zenginlerden alınan zekâtları muhtaçlara ve yoksullara dağıtacaktı. Hz. Muâz, üzerine aldığı bu vazîfeyi îtinâ ile îfâ ediyor, gönüller fethederek tatlı anılarla geri dönüyordu. Geri döndüğünde, dünya mülkü olarak Sadece omuzuna attığı atkısı kalıyordu. Bu atkı zati, giderken de var olan bir atkıydı. Bir defâsında hanımı katlanamayıp sordu:

“–Böyle bir vazîfe üstlenenler, belirli bir fiyat alırlar, konutlarına da armağan getirirler. Senin armağanların nerede?”

Muâz r.a. yanıt verdi:         

“–Benimle beraber yanımdan hiç parçalamayan bir murâkıp vardı. Her aldığımı, verdiğimi hesap ediyordu.”

Hanımı kızdı:

“–Resûlullah s.a.s. her şeyde sana güvenirdi. Ebubekir de öyle. Ömer geldi; seninle beraber murâkıp mı yolluyor? Her yaptığını tâkip mi ettiriyor?” dedi.

Söz, Hz. Ömer’in hanımına, ondan da Hz. Ömer’e erişti. Hz. Ömer, Muâz r.a.’ı çağırıp sitemle sordu:

“–Ben senin ardından böyle bir murâkıp yollamadığım hâlde, dinlediklerim nedir yâ Muâz? Benim sana îtimâdım yok mu varsayıyorsun?”

Hz. Muâz’ın cevâbı pek mânidardı:

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Hanımıma özür olarak öne sürebilecek ancak bunu bulabildim. Hem murâkıp dediğim, sizin murâkıbınız değil, Allah’ın murâkabesi idi. Bu nedenle yaptığım hizmetin ecri zâyi olmasın diye -câiz dahi olsa- nefsim için hiçbir şey alamam…”

Hz. Ömer, onun bu laflarla neyi kasdettiğini kavramıştı. Çünkü Muâz r.a. nefsine ve dünyaya âit her şeyden müstağnî idi. Halîfe, onu taltîf ederek kendinden bir ölçü armağan verdi ve:

“–Git bununla âilenin gönlünü al!” dedi.

Bununla beraber ayette bahsedilen “hâfız”ın bekçi melekler olması da olasıdır. Çünkü:

“Oysa yanıbaşınızda sizi devamlı gözetleyenler var. Her laf ve tavrınızı kayda geçiren tertemiz, onurlu melekler. Yaptığınız her şeyi öğrenirler.” İnfitâr 82/10-12

“Allah, kullarının üzerinde her istediğini yapma kudret ve gücüne sahiptir. Ayrıca üzerinize, yaptıklarınızı kaydolan ve sizi gözeten melekler yollar…” En‘âm 6/61 ayetleri, insanı takip eden, onun laf ve tutumlarını yazıp kaydolan bekçi meleklerin varlığını haber vermektedir. Bu nedenle insanın, azgın nefsin kandırmalarına kanmayıp yaşamını bu ilâhî ikazlar ışığında tanzim ederek kumpasa sokmaya çalışması gerekir. Özellikle çocuklarımızı terbiye ederken, üzerlerinde böyle ilâhî bir hakimiyetin olduğu onların körpe dimağlarına netlikle nakşedilmelidir.

İnsanın aylak vazgeçilmediğine, hakimiyet edildiğine ve birgün hesaba çekileceğine kanıt isterseniz:

Nebat olsun hayvan olsun tam canlı varlıklar gibi insan da toprak ile sudan yaratılmıştır. Fakat insanın öbürlerinden çok büyük değişikliği ve üstünlüğü vardır. İnsanın dışındaki canlı varlıklar yaratılışlarını, başlangıç ve sonlarını düşünmekten yoksun iken insan tefekkür edebilme, düşünüp kavrayabilme kabiliyetiyle donatılmıştır. İşte âyet-i kerîmedeki “düşünsün” ifadesi, insanın yalnızca topraktan yaratılan maddî varlığına değil, düşünen ve kavrayan ma’nevî varlığına dikkat sürükler. İnsan, dünya gözüyle göremediği ve fakat var olduğu da en doğru laflı tarafından haber verilen yanındaki gözetleyici ve gözetici karşısındaki acizliğini ve cılızlığını düşünmeli; böbür, onur ve küstahlığa kapılmamalıdır. Bir taraftan bedelli, öbür taraftan her tarafı abluka etilmiş olduğu şuurunu taşıyarak şuurlu ve kasıtlı bir yaşam sürmeye çalışmalıdır. Daha ehemmiyetlisi insan, kendisini bedelsiz bir sudan yaratıp geliştirerek düşünen ve kavrayan bir varlık seviyesine çıkaran Yüce Yaratıcı’nın yaratma, koruma ve takip etme kudretinin büyüklüğünü tefekkür ederek yine dirilişin gayet basit olduğu inancına erişmeli; kendi istemiyle kalbinden ve ruhundan fışkıran bir çabayla dürüst olarak Allah’a doğru mânen yükselmeye çalışmalıdır.

İnsanın hangi şeyden yaratıldığı sualine, onun, اَلصُّلْبُ sulb ve اَلتَّرَٓائِبُ terâib arasından çıkan اَلدَّافِقُ dâfık bir sudan yaratıldığı belirtilerek yanıt verilir. Dökmek ve atmak anlamlarına gelen اَلدِّفْقُ dıfk sözcüğünden türeyen اَلدَّافِقُ dâfık, ceninin yaradılışına başlangıç teşkil eden suyun niteliği olarak “dökülen ve atılan” mânasını taşımaktadır. Bu suyun dökülüşünde bir mücadele, bir hız, bir acarlık bulunmaktadır. Bu su, icra ettiği vazife bir tarafa vazgeçilerek dışarıdan bakıldığında göze güzel gelmeyen bedelsiz bir su görünümündedir.

İnsanın yaratılışına başlangıç teşkil eden ve “meni, nutfe” diye adlandırılan bu su, sulb ile terâib arasından çıkar. Sözlük anlamıyla katı, sert ve şiddetli anlamlarına gelen اَلصُّلْبُ sulb sözcüğü, daha çok omurgaya ve omurga bölgesine denilir. Burası, insan vücudunun efor ve gücünün esasını teşkil eden bir bölgedir. اَلتَّرَٓائِبُ terâib ise göğüs, gerdanlık yeri, iki meme arası; kadının iki eli, iki ayağı, iki gözü, iki omuzu ile göğüs arası; göğüs bölgesinde dördü sağda dördü de solda olan sekiz kaburga kemiğinin içerdiği kısım, göğüs kemiği, meme ve etrafındaki et gibi mânalar taşımaktadır. Şunu belirtelim ki sulb ve terâib hem erkek hem de kadının anatomisinde bulunmaktadır. Ancak burada kadının devreye sokulup sokulmadığı tartışmalıdır:

Sulbün erkekle, terâibin bayanla ilgili olduğu düşünülünce meninin sulbden, yumurtanın terâibden kaynaklanıp oluştuğu anlaşılır. Böylece her ikisinden kaynaklanan ayrı akışkanlar hakkında, erkeğinki öne alınarak “tek su” ifadesi kullanılmıştır.

Hem sulbün hem de terâibin erkekle alakalı olduğu düşünülünce, erkeğin menisinin oluşma ve akışma alanı sözkonusudur ki bu alanın hudutları bu iki kavramla çizilmiştir.

Üçüncü bir olasılıkla erkek ve kadının sulb ve terâibinden çıkan iki suyun birleşmiş haline işaret edilmektedir. Bu olasılık, bugünkü bilimsel araştırmalarla da desteklenmektedir.

Kuşkusuz tam varlığı yoktan var eden Allah Teâlâ, vefatından sonra insanı yaşama döndürmeye elbette kâdirdir. İnsanın yaratılış şekline bakıldığında onu ilk olarak yaratanın tekerrür geri döndürmeye, mahşer günü dirilterek huzuruna dikmeye ve kendi azamet, güç ve kudretini göstermeye kâdir olduğu anlaşılır. Allah Teâlâ’nın insanı yine dirilteceği o korkulu gün, tam gizemlerin yoklanacağı, sınav alanına serilip Allah’a arzedileceği hesap günüdür. Bu hesap gününde kalplerde saklanan hedefler, düşünülen saklı şeyler; kin, haset, intikam, şehvet, sevgi, rahmet ve acıma gibi pozitif negatif tam duygular; namaz, oruç, hac ve zekât gibi emirlerin yerine getirilip getirmediği gibi vaziyetler birer birer ortaya serilecek, iyisi makûsundan ayırdedilecek ve teker teker hesabı görülecektir. Böylece saklı yakalanan her düşünce, amaç ve duygu o gün ya bireyin suratında bir zînet bir ziynet, ya da kara bir kir olarak belirecektir. Bu gidişatta artık bireyin suratını karartacak şeyleri saklı yakalamaya ne eforu yeter ne de onlardan dolayı kendisini Allah Teâlâ’ya karşı korunacak bir takviyecisi bulunur. Bu bakımdan o korkulu günde insanın ortaya dökülen gizemleri surat karartmayacak, hoş ve pak gizemler ise; o kimse selîm bir kalple Mevlâsının huzuruna varmış ise ona ne mutlu! Yok şayet fâş olunan gizemler surat karası olacak iğrenç şeyler ise kulun vay haline!

Bu reelleri hesap ederek insan, yaratılışına bakmalı da sulb ile terâib arası gibi bir kafes, bir geçit olan dünyada Yaratıcı’nın kendisine verdiği güç, istidat ve becerileri makûs yollarda kullanmamalı, kendini nefsinin pespaye tutkularına kaptırmamalı, üzerinde her zaman hazır bulunan bir bekçi bulunduğunu öğrenerek, gizemlerin ortaya çıkacağı günde pak gizemlerle Hakk’ın huzuruna varmak için kirsiz bir kalb-i selîm ile hareket etmeli, bu dünya geçidinde güçlüklere göğüs gererek bu deri kafesinden kamil iman ve sâlih amellerle Allah’a gitmeye mücadele etmelidir. Bunun için de Kur’an’ın verdiği haberlerin gerçekleğine ve bunların asla şaka olmadığına bütün anlamıyla inanarak, onun gösterdiği yolda yürümelidir:

Kur’ân-ı Kerîm’in hakkı bâtıldan, doğruyu çarpıktan ayırdeden ilâhî bir laf olduğu bildirilmek üzere evvel ehemmiyetli birer nitelikleri ile göğe ve yere yemin edilir. İlk olarak içindeki cisimlerle birlikte dönen ve alttan yükselen suyu yağmur olarak geri döndüren göğe yemin edilir. Ayette geçen اَلرَّجْعُ rec‘ sözcüğünün hem “dönümlü” hem de “döndürümlü” anlamına gelmesi olası olduğundan ayet “dönümlü ve döndürümlü göğe yemin olsun” mânasını taşır. Nitekim sema, içinde bulunan iri cisimlerle beraber hareket halinde olup dönmektedir. Aralarındaki mesafeler ancak ışık senesiyle ölçülebilecek kadar büyük olan gökteki rakamsız yıldızlar, yıldız kümeleri, galaksiler devamlı hareket halindedir. Bu gün bilimsel araştırmalar, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin saniyede 320 kilometre süratle kendi çevresinde döndüğünü ve büyüklüğü nedeniyle bu dönüşünün ancak 200 milyon senede bitirilebileceğini söylemektedir. Rec’ sözcüğünde “yağmur” mânası da vardır. Buna göre ayet, yağmurun tekerrür tekerrür yağmasına veya suyun denizlerden buğu halinde yükselerek tekerrür yağmur halinde geri dönmesine işaret eder.

İkinci olarak dünyayı yemyeşil zümrüt gibi bir cennet halinde süslemek ve üzerinde yaşayan canlıları besleyip geliştirmek için her türlü nebatı çıkarmak üzere çatlayıp patlayan, şerha şerha yarılan yere yemin edilir. Ayette zikredilen اَلصَّدْعُ sad‘ sözcüğünde yarılmak, çatlamak ve çatlak mânaları bulunur ki bu, ilk olarak yeryüzünün nebatları tamamlamak için çatlayıp yarılışını anlatır. Bununla beraber yeryüzünde farklı nedenlerle alana gelen çatlaklar, yarıklar, hendekler, vadiler ve yolları; yarılıp insanların defnedildiği ve yeniden yarılıp insanların mahşere çıkacağı mezarları da ifade eder.

Sûrenin akışı üstten ve alttan gelen şeylerin birleşip kaynaşarak yeni yaradılışlar alana gelmesiyle ilgilidir. Dolayısıyla göğün dönüşlü olması yukarıyadan gelen fiil ve tesiri, yerin yarılışlı olması da altta bulunan akdikeni maharet ve istidadı ifade ederek gök ve yer biri öbürünü sararak aşılayan karı ve koca konumunda olmaktadır. İkisinin izdivacından en erdemli ve en mükerrem varlık olarak doğan insan yeniden bunlar arasından, sulb ve terâib arasından çıkar gibi çıkarak Allah’a dönmek üzere âhiret evrenine gidecektir. Tam bunlar da, Allah Teâlâ’nın kudreti altında yeniden O’nun yaratması ve gözetmesiyle akım etmektedir.

Rec’ yağmur, sad’ nebat diye mülahaza edildiğinde, fışkırarak çıkan erkeğin menisinin kadının yumurtacığını aşılaması gibi, yağmur da uzay boşluğunda bir yumurtayı hatırlayan yeryüzünü, nebatları tamamlamak üzere aşılamakta böylece ilâhî bir fiil olarak canlılar yoktan var edilmektedirler.

Göklerdeki kumpaslı hareket ve yerdeki verimli yarılma, sürülme ve açılma Allah’ın yüce kudretini yansıttığı; her vaka ve harekette O’nun tertip etmesiyle alakalı bir proğramın bulunduğunu ortaya koyduğu gibi Kur’an da her ayet ve sözcüğüyle ilâhî kudretten süzülüp gelen ve beşer algısına seslenip onun usunu ve görüşü harekete geçiren, sonra da ona en doğru yolu ve en iyi yaşam kumpasını öğreten son ilâhî kitaptır. O kitap karşılarını, içinde taşıdığı binlerce gerçek dokümanlarıyla susturmaktadır. O, kuşkusuz ki hak ile bâtılı ayıran kesin bir karardır. O asla şaka değildir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm ve ayetlerini alaya almak, espri ve şaka mevzusu yapmak büyük günahtır, hatta bireyin küfrüne dahi neden olabilir.

Tam bunlara karşın:

Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgilerin bu kadar ehemmiyetli olmasına rağmen kâfirler onun nûrunu söndürmek ve tesirini yasaklamak için her türlü şike ve tuzak kurmakta ve farklı entrikalarla ihtiyatlar almaktadırlar. Bu ışığı önleyebilmek ve insanları kuşkuya düşürebilmek için Peygambere karşı acımasızca kötüle kampanyası yürütmektedirler. Önceden de böyle olmuştur, şimdi de böyle olmaktadır. Oysa onların şikelerine karşılık Allah da şike kurmaktadır. Allah’ın tasarıyı sayesinde onların tüm şikeleri boşa çıkacak ve yasaklamaya çalıştıkları Kur’an’ın iletiyi süratle yayılacaktır.

Şâir Sünbüllüzâde Vehbî şöyle der:

“Tümce erbâb-ı hiyel müdbir olur,

Hîlesi pek çoğa varmaz duyulur.

Yoğ iken tilki gibi hîle-güzâr,

Yeniden postu ceddilir âhir-i kâr.”[1]

Sûrenin son sözcüğü olan رُوَيْدًا ruveydâ, az süre anlamındaki اَلرُّودُ rûd sözcüğünün daha da küçültülmüşü olup “oldukça az müddet” mânasına kazanç. Dolayısıyla mü’minler lehindeki ilâhî kararın çok yakında geleceğini müjdelemektedir.

Dipnot:

[1] Erbâb-ı hiyel: Hîle sahipleri, tuzak kuranlar. Müdbir: Vaziyete göre hareket eden. Hîle-güzâr: Hîle yapan. Âhir-i kâr: Sonunda.

Kaynak: kuranvemeali.com

NAMAZ SURELERİNİN SIRASI İLE OKUNUŞU

NAMAZ SURELERİNİN SIRASI İLE OKUNUŞU

FİL SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

KUREYŞ SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

MAUN SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

KEVSER SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

KAFİRUN SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

NASR SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

TEBBET SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

İHLAS SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

FELAK SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

NAS SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK

1 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: